İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Zavallı Bağrı Yanık Arap

William Saroyan’ın “My Name is Aram” adlı kitabındaki “The Poor and Burning Arab” adlı öyküsü Ohannes Kılıçdağı tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve geçtiğimiz aylarda Aras Yayıncılık’dan çıkan “Ödlekler Cesurdur” adlı Saroyan öyküleri kitapda yer almıştı. Saroyan’a kulak verelim…

Bu öyküyü yayınlamamıza izin veren ARAS YAYINCILIK’a teşekkürler, eğer diğer öyküleri de okumak isterseniz, bu kitabı IDEEFIXE’den indirimli olarak satın alabilirsiniz.


Bu kitabı listeme ekle



Ödlekler Cesurdur
,
William Saroyan, Aras Yayıncılık .

Bir yandan Fresno’daydık, bir yandan hiçbir yerde. Ölüm içimizden birini
yakalamadığı, biz de onu gömüp orada yattığını bilmediğimiz sürece nasıl
herhangi bir yere ait olabilirdik ki?

Zavallı Bağrı Yanık Arab

Kendisi de hiddetli bir enerji ve sıradışı bir hüzün yumağı
olan Hosrov dayımın, vaktiyle, üzgün süzgün bir arkadaşı vardı. Bizim
memleketli, bir kaya kadar durgun, içine kapanık, hiç konuşmayan ufak tefek bir
adam. Mutsuzdu, dizlerine vura vura kaldırdığı toz zerrecikleri onun bu
mutsuzluğunun bir ifadesiydi sanki.

Bu adam, Halil isminde bir Araptı. Cüsse olarak sekiz
yaşındaki bir çocuktan daha iri değildi, ama dayımınki gibi heybetli bir bıyığı
vardı. Altmışlı yaşlarına yeni girmiş olsa gerekti. Gel gör ki, o kocaman
bıyığına rağmen karşısındakinde bir erkekten çok, kalben bir çocuk izlenimi
bırakırdı.

Gözleri çocuk gözleriydi; ama anılarla yüklüydü bu gözler,
yıllar önce ayrıldığı sevdiklerinin, belki memleketinin, anasının, babasının,
kardeşlerinin, atının ve daha birçok şeyin anılarıyla… Kalın ama yumuşak
saçları vardı, daha ilk günkü gibi simsiyah, tek bir kır yok. Amerika’ya yeni
gelen göçmen çocuklarına anne babalarının öğrettiği gibi saçlarını daima soldan
ayırırdı. Bıyığını ve geniş omuzlarını saymazsak yüzü ve görünüşü tam bir okul
çocuğu gibiydi. Tek kelime bile İngilizce bilmezdi. Biraz Türkçe, birkaç kelime
Kürtçe, biraz da Ermenice, hepsi o; zaten çok az konuşurdu. Konuştuğu zaman,
sesi sanki kendi içinden değil de, çok uzaklarda bıraktığı memleketinden
gelirdi. Konuşmak zorun-da kalmış olmaktan pişmanmış gibi konuşurdu. Bu,
anlatılması hiçbir zaman mümkün olmayanı anlatmaya çalışan birinin acıklı
çabası gibi görünürdü, sanki söylediği her söz kederine keder katıyordu.

Nasıl olmuştu da bu içine kapanık adam dayımın dostluğunu
kazanmıştı hiç anlayamadık; zira dayım da pek konuşkan sayılmazdı ama hiç
olmazsa arada iki çift laf ederdi. Geveze insanlardan bile bir şeyler
öğrenebilmek çok zorken, dayım gibi sadece küfretmek veya bir başkasını susturmak
için ağzını açan insanlardan laf almak olsa olsa boş bir umuttur. Hosrov
dayımla bu Arap muhtemelen Arax Kahvehanesi’nde karşılaşmışlardı.

Dayım dostlarını da, düşmanlarını da tavla oynarken
kazanırdı. Bu tür oyunlar stres altındaki birinin davranışlarını gözlemek için
iyi bir fırsattır. Dayım kaybetmeye tahammülü olmamasına rağmen, yenilgiyi
kabullenemeyen insanlardan hiç hoşlanmazdı.

Böyle birini gördüğü zaman, “Neye üzülüyorsun be adam? Alt tarafı bir oyun, öyle değil mi? Ucunda
ölüm yok ya.” diye bağırırdı.

Söz konusu kişi
kendisi olunca kaybetmenin ucunda hakikaten ölüm varmış gibi davranırdı ama
bunu ona kabul ettiremezdiniz. Ona göre yeryüzünde bir oyunun ne manaya
geldiğini, ne demek olduğunu ondan daha iyi kavrayan kimse yoktu. Başkaları
için oyun sadece oyundu. İş kendisine gelince oyun kader demekti, masanın
üstüne açılmış dörtköşe bir tahta parçasına bağlı olan bir kader. Dayım oyun
oynadığı zaman karşısındakini değersiz biri olarak görürdü; çünkü karşısındaki,
zarları sallayıp onlarla Türkçe konuşur, iltifat eder, fısıldar, haykırır ve
daha bin bir numara yaparak kendini küçük düşürürdü.

Dayımsa zarlara
hiç yüz vermezdi, onları düşmanı gibi görür, hiç konuşmazdı. Ya pencereden
dışarı ya da odanın bir köşesine fırlatır atardı; tavlayı da hırsla iter,
masadan düşürürdü.

“İtoğluitler
sizi!” diye bağırmayı da ihmal etmezdi.

Sonra hiddetle rakibine döner, “Sen! Bir de hemşerim
olacaksın! Hiç utanmıyorsun. Zarların karşısında kendini rezil ediyorsun,
onlara yalvarıyorsun. Senin yerine ben utanıyorum. İçine tüküreyim o
itoğluitlerin.” derdi.

Eh, tabii ki kimse Hosrov dayımla ikinci kez tavla oynamaya
kalkışmazdı.

Arax Kahvehanesi o zamanlar bayağı ünlü ve önemli bir yerdi.
Yirmi yıl önce o kahvehanenin müdavimi olanların çoğu bugün artık yaşamıyor;
ama Arax Kahvehanesi hâlâ aynı yerde, aynen dimdik ayakta.

Çoğunlukla Ermeniler’in gittiği bir yerdi, ama başkaları da
gelirdi. Hepsi de eski memleketlerini hatırlayan, dahası seven insanlardı.
Orada da aynı buradaki gibi bir araya gelir, tavla, iskambil oynarlardı. O
toprakların yemeklerini, rakısını, şarabını, öğleden sonra içilen küçük bir
fincan kahveyi çok severlerdi. Hâlâ oraların hikâyelerini anlatır, türküsünü
söylerlerdi. Evlerinden binlerce kilometre uzakta, tanıdık kokular aldıkları
Arax Kahvehanesi’ne gitmeden yapamazlardı.

Dayım çoğu günler öğleden sonra üç sıralarında orada olurdu.
Bir müddet ayakta dikilir, etraftakilere şöyle bir göz gezdirir, sonra gider
bir köşede tek başına otururdu. Aynı yerde bir saat kadar durur, sonra da kimse
ona bir şey söylemediği halde hışımla kalkar giderdi.

“Zavallılar.” derdi, “Zavallı yetimler…” Ya da kelimesi
kelimesine söylersek; zavallı, bağrı yanık yetimler.

Zavallı ve bağrı yanık… Bu sözleri sadece İngilizce bilen
birinin anlaması çok zor, zaten tercüme etmek de imkânsız. Yalnız şunu bilin ki
hayatta zavallı ve bağrı yanık olmaktan daha acıklı bir şey yoktur.

Herhalde bu ufak tefek Arap, dayımın dikkatini gene böyle
Arax Kahvehanesi’nde oturduğu bir anda çekmişti. Dayım onun hakkında iyi şeyler
duymuş olsa gerekti. Büyük ihtimalle, geniş omuzları tavlanın üstüne eğilmiş,
kasvetli çocuksu yüzü zekâ ve pişmanlıkla yüklü bir halde tavla oynarken
rastlamıştı ona.

Tavladan sonra ayağa kalkınca bir çocuktan daha iri olmadığı
ortaya çıkmıştı.

Belki de, kahveye geldiğinde tanımadığı için, dayımla
tavlaya oturmuş ve kaybetmişti. Muhtemel ki hiç yakınmamış, kimse ona bir şey
söylemediği halde dayımın nasıl biri olduğunu anlamıştı. Oyun boyunca zarlarla
hiç konuşmamış, bir kere bile onlara yalvarmamıştı.

Arkadaşlıklarının kaynağını, nasıl olup da anlaştıklarını
bilemezdik. Zaman zaman bize oturmaya gelirler, gayet iyi karşılanırlardı. 

Dayım, onu bizim eve ilk getirdiğinde tanıştırma gereği bile
duymadı. Annem bizim hemşerimiz
sandı, belki de uzaktan akraba. Gerçi bizim sülaleye göre biraz fazlaca esmer,
biraz daha ufak tefekti; ama bunun hiçbir önemi yoktu tabii. Farklı olmak,
insan olmanın getirdiği cazibeden başka bir şey değildir. Bir halkı
insanlaştıran, gelişmesini, sürekliliğini sağlayan şey de nihayetin-de içinde
barındırdığı o kendine has özelliktir.

O gün annem beş
altı kez kendini evinde saymasını söyledi de, Halil ancak öyle oturdu.

“Sağır mı acaba?”
diye düşündü annem.

Hayır, sağır
olmadığı belliydi, konuşulanları dikkatle dinliyordu.

Belki de bizim
lehçemize yabancıydı. Annem nereli olduğunu sordu, cevap vermek yerine
ceketinin kolundaki tozu silkeledi. Annem bu sefer Türkçe sordu: “Ermeni
misin?” Arap anladı ve Türkçe, Arap olduğunu söyledi.

“Zavallı bağrı
yanık yetim.” diye mırıldandı o sırada dayım.

Kısa bir süre
annem Arap’ın sohbet etmek isteyebileceğini düşündü, ama çok geçmeden onun da
dayım gibi konuşmaktan pek hoşlanmadığı açıkça anlaşıldı. Gerekirse
konuşuyordu, ama gel gör ki söyleyecek bir şeyi yoktu, bu kadar basit işte…

Annem tütün ve
kahve ikram etti, bana da çıkmamı söyledi.

“Konuşmak
isterler.” dedi.

“Konuşmak mı?”
diye sordum.

“Yalnız kalmak
isterler.”

Yemek odasındaki
masaya oturdum, The Saturday Evening Post’un önceki yıla ait bir sayısını
karıştırmaya başladım. Baka baka artık ezberlemiştim, özellikle de resimlerini:
devasa jello, etrafında son moda insanların durduğu arabalar, karanlığa
patlayan flaşlar, buharı üstünde çorba kâseleriyle donatılmış masalar, hazır
dikim süslü elbiseler giymiş genç insanlar ve her çeşitten başka başka
resimler.

Sayfaları çok
hızlı çevirmiş olmalıyım ki dayım, “Yavaş ol, yavaş!” diye bağırdı.

Oturma odasına
baktığımda, bizim Arap dizindeki tozları silkelemekle meşguldü gene.

İki adam, oturma
odasında bir saat kadar oturdular, sonra Arap derin bir iç geçirdi, tek laf etmeden
çıktı gitti.

Oturma odasına
geçtim ve onun yerine oturdum.

“Adı ne bu
adamın?” diye sordum.

“Sessiz ol!”
cevabını aldım dayımdan.

“Tamam, olurum da
adı nedir?”

Dayım sinirinden
ne yapacağını bilemedi. Anneme “Maryam! Maryam!” diye öyle bir sesleniş seslendi
ki, duyan canını alıyorlar zannederdi.

Annem telaşla
odaya daldı.

“Ne oldu?” dedi.

“Al şu çocuğu
şurdan.”

“Neden, ne oldu?
Bir şey mi var?”

“Arap’ın ismini
öğrenmek istiyormuş.”

“Eee, ne var
bunda? Çocuktur, merak eder, sen de söyleyiver canım.”

Dayım köpürdü. “Anladım anladım. Sen de aynısın. Benim
kendi öz kız kardeşim, benim zavallı bağrı yanık kız kardeşim.”

“Tamam da,
Arap’ın ismi nedir?”

“Söylemeyeceğim,
işte bu kadar, söylemiyorum!”

Kalktı, evden
çıktı gitti.

“Adamın adını bilmiyor. Sen de onu sinirlendirip durmasan iyi olur.” dedi annem.

Üç gün sonra
tekrar geldiklerinde oturma odasındaydım.

Dayım doğruca bana geldi.

“İsmi Halil, şimdi kaybol bakalım.“

Evden çıktım, belki kuzenlerimden biri gelir diye bir saat
kadar avluda bekledim. Gelen giden
olmayınca kuzenim Mu-rat’ın evine gittim. Bir saat boyunca, beş sene sonra
hangimizin daha kuvvetli olacağını tartıştık. Üç kere güreştik, üçünü de
kaybettim, ama birini neredeyse kazanıyordum.

Eve döndüğümde
amcamla Arap gitmişlerdi. Doğruca oturma odasına koştum, kimse yoktu. Geride
bıraktıkları tek şey vücutlarının ve içtikleri tütünün kokusuydu.

“Ne konuştular?”
diye sordum anneme.

“Dinlemedim.”

“Hiç konuştular
mı peki?”

“Bilmem.”

“Konuşmadılar
yani.”

“Bazı insanlar
bir şey anlatmak istediklerinde konuşurlar, bazılarının bir şey anlatmak için
konuşmaya ihtiyaçları yoktur.” dedi annem.

“Hiçbir şey
söylemezsen nasıl konuşursun ki?” diye merakla sordum.

“Sözsüz
konuşursun. Biz daima sözsüz konuşuyoruz.”

“Öyleyse
kelimeler ne işe yarıyor?”

“Çoğu zaman hiçbir
şeye. Çoğu zaman da asıl söylemek istediklerini gizlemeye ya da bilinmesini
istemediklerini saklamaya yararlar.”

“Peki onlar da
konuşuyor mu?”

“Sanırım
konuşuyorlar. Oturup kahve ve sigara içiyorlar. Ağızlarını hiç açmıyorlar, yine
de devamlı konuşuyorlar. Birbirlerini anlıyorlar, bunun için ağızlarını açmaya
ihtiyaçları yok, çünkü saklayacak bir şeyleri yok.”

“Gerçekten ne
konuştuklarını biliyorlar mı?”

“Tabii ki.”

“Ne konuşuyorlar
peki?”

“Bunu ben
bilemem.” dedi annem, “Çünkü kelimelerle konuşmuyorlar.
Ama onlar
biliyorlar.”

Bir yıl kadar bu böyle sürüp gitti. Hosrov dayım ve Arap,
bize gelip oturma odasında oturmaya devam ettiler. Bazen bir, bazen iki saat
öylece oturuyorlardı.

Bir keresinde
dayım Arap’a birdenbire, “Boşver gitsin. Bak, sana söylüyorum!” diye bağırdı.
Ama
o hiçbir cevap vermedi.

Çoğu zaman gitme
vakti gelene kadar tek kelime etmezlerdi. Sonra dayım yavaşça “Zavallı bağrı
yanık yetimler.” diye söylenir, Arap da dizindeki tozları silkelerdi.

Dayımın bize
yalnız geldiği bir gün Arap’ın aylardır bize uğramadığını fark ettim.

“Arap nerede?”
diye sordum.

“Hangi Arap?” dedi dayım.

“Seninle devamlı buraya gelen zavallı bağrı yanık Arap.
Nerede o?”

“Maryam!” diye haykırdı dayım. Dehşet içinde öylece
kalakalmıştı.

“Hoppala! Ne yaptım şimdi ben yahu?” diye düşünüyordum.

“Maryam! Maryam!”

Annem yanımıza
geldi.

“Ne oldu?” diye
sordu.

“Çok rica ederim.” dedi dayım. “Bu senin oğlun, sen de benim
kız kardeşimsin. Lütfen götür şunu buradan. Onu bütün kalbimle severim ama ne
de olsa Amerikalı, burada doğdu. Bir gün büyük ve önemli biri olacak, buna
şüphem yok ama şimdi al götür lütfen.”

“Neden, ne oldu?”

“Ne mi oldu? Konuşuyor, soru sorup duruyor. Severim
sevmesine ama…”

“Aram!” dedi annem.

Ben de ayakta
duruyordum. Dayım bana kızmıştı belki ama ben ona onun bana kızdığından daha
fazla kızmıştım.

“Nerede bu Arap?”
diye bağırdım.

Dayım, anneme,
ben sana demedim mi gibilerinden beni işaret etti, her tarafından ümitsizlik
akıyordu. Bu hareketiyle, “İşte gör, senin oğlun, benim de yeğenim. Kendi
canımdan, kendi kanımdan. Anlıyor musun? Biz hepimiz zavallı bağrı yanık
yetimleriz.
O hariç.” demek
ister gibiydi.

“Aram!” diye
yineledi annem.

“İyi de,
söylemezseniz bilemem ki. Arap nerede?”

Dayım tek laf
etmeden çıktı gitti.

“Arap ölmüş.”
dedi annem.

“Bunu sana ne zaman
söyledi?”

“Söylemedi.”

“Öyleyse nereden
anladın?”

“Bilmem, anladım
işte, ölmüş?”

Birkaç gün dayım
bize hiç uğramadı. Bir an için bir daha hiç gelmeyecek sandım. Nihayet
geldiğinde, şapkasını çıkarmadan oturma odasının ortasında durdu.

“Arap öldü.” dedi. “Evinden altı bin mil uzakta, yabancı bir
ülkede kimsesiz bir yetim olarak öldü. Evine dönüp orada ölmek istiyordu oysa.
Oğullarını görmek, onlarla konuşmak, öpüp koklamak, nefeslerini duymak
istiyordu. Ama hiç parası yoktu. Her
zaman onları düşünürdü. Şimdi git artık, seni severim bilirsin.”

Başka sorular da
sormak istiyordum, özellikle de Arap’ın oğulları hakkında. Kaç kişiydiler, ne
kadardır birbirlerinden ayrıydılar gibi; ama kuzenim Murat’ı ziyaret edip, bu
sefer onun sırtını yere getirebilir miyim diye bakmanın daha iyi olacağına
karar verdim. Böylece tek söz etmeden oradan ayrıldım. Eminim, bu, dayımın çok
hoşuna gitmiştir; benim için az da olsa bir umut olduğunu düşünmüştür herhalde.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: