İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Behçet Çelik: Dilini bilmediğimiz akrabalarımızın sessizliği – Yeni Gündem

Yeni Gündem gazetesinin kapanmadan hemen önceki sayısında geçtiğimiz günlerde Aras Yayıncılık’dan çıkan William Saroyan’ın öykü kitabı “Ödlekler Cesurdur” hakkında Behçet ÇELİK’den bir yorum yazısı yayınlandı. Ona kulak verelim.

İlkgençlik yıllarımda en sevdiğim yazarların başında gelen William Saroyan ile tanışmam ASALA’nın eylemlerinin arttığı yıllara rastlamıştı. Babam, Saroyan’ın “Dünyanın Bir Öğle Sonrasında” adlı romanını armağan etmişti ve o kitabın büyüsüyle Saroyan’ın bütün kitaplarına ulaşmaya çalışmıştım. Adana’daki İl Halk Kütüphanesi’nde mevcut olan bütün Saroyan’ları okumuştum. Ertesi sene İngilizce ders kitabımızdaki okuma parçaları arasında Saroyan’ın bir hikayesi olduğunu görünce o hikayeyi işleyeceğimiz günü beklemeye başlamıştım. “Amcasının Kafası Sirk Kaplanı Tarafından Koparılan Berber” gibi bir ismi vardı hikayenin. İsmi bile çok çekiciydi. Ne var ki o hikayeyi okuyacağımız gün İngilizce öğretmenimiz bu hikayeyi okumayacağımızı, hikayenin “sözde” Ermeni soykırımını anlattığını söyleyince iki ders boyu süren bir tartışma başlamıştı sınıfta. Hikayeyi okumak isteyen iki ya da üç öğrenciydik. Öğretmenimizin bu hikayenin “sözde” Ermeni soykırımını anlattığı tespitine katılmıyorduk. Tam olarak anımsamıyorum, ama hikaye kahramanın Anadolu’dan göç etmiş olmasından başka hiçbir şey yoktu öğretmenimizin tezini destekleyen. Bununla birlikte sınıftaki diğer arkadaşlar ve öğretmenimiz, ısrarla konuyu ASALA’nın eylemlerine getiriyordu. Bense Saroyan’ın başka kitaplarının Türkçe’de de yayımlanmış olduğunu söylemeye çalışıyordum. Ders bittiğinde derslikten derdini anlatamamanın sıkıntısıyla çıktığımı anımsıyorum. Saroyan’la ilgili önyargıdan çok farkı yoktu, durup durup bana, “Sen şimdi ASALA’nın yaptıklarını doğru mu buluyorsun?” diye sormalarının.

İster kaderin ister tarihin cilvesi deyin, Saroyan’la ilgili yazı yazmam da Fransız Parlamentosu’nun “Ermeni Soykırımı Yasası”nı kabulünün ertesine rastlıyor. Yine yanlış anlaşılmaya çok müsait bir zaman. Edebi yapıtla toplumsallık, siyaset ve tarih arasındaki ilişkinin basit bir indirgemecilikle tartışılmasının hem edebiyat hem tarih ve/veya toplumbilim için işlevsiz bir çaba olduğuna inanıyorum, ama bildiğim bir şey de “kriz” dönemlerinin kafa karışıklığının çözülmesi için fırsatlar yarattığı. Geçtiğimiz sene “Salkım Hanım’ın Taneleri” adlı film tartışılırken de tartışmalar çoğunlukla filmin dışında “Varlık Vergisi” ve “Ermeni sorunu” bağlamında sürmüştü. Romanı okumadığım için romanla ilgili bir şey söyleyemem, ama film Ermenilerle ilgili değildi bence. Bu yanlışlığı Altın Portakal jürisi de sürdürüp Zafer Algöz’e “yardımcı oyuncu” ödülünü vermişti, oysa anlatılan, Türkiye’de milli burjuvazinin oluşumuydu, bu nedenle de başrol oyuncusu Zafer Algöz olmalıydı belki de… Filmde Ermenilere yapılan vurgu da gereksiz yere eleştirilmişti. Film yönetmen ve senaristlerinin “Ermeni Kilisesi izin verdiği için filmde Ermenilerin eksende olduğu” savunması da gereksizdi. Filmdeki karakterlerin etnisitelerinin bir önemi var mıydı? Kurmaca yapıtın içinde karakterler “tipik” olarak kurgulandıklarında sorunsal evrenselleşir çünkü. “Varlık Vergisi”ne muhatap olan her ulustan bireylerin sorunları değil miydi anlatılan? Bugünlerde sıkça Kürt Filmi diye tanıtılan “Sarhoş Atlar Zamanı” hakkında konuşurken de, vurguyu salt ulusal kimliğine yapmak filmin sorunsalını eksik olarak saptamamıza yol açar. Filmde anlatılanlar belirli bir coğrafyada, belirli bir kimlik ve hatta belirli bir “iş” kolunda çalışan “çocuk”ların hikayesi. Vurguyu yalnızca filmdeki kahramanların ulusal kimliklerine yaptığımızda, Kürt çocuklarının trajedilerinin başka ulusların çocuklarının trajedileriyle ortak olan yanlarını gözden kaçırabiliriz.

Bu nedenle Saroyan’ın yeni yayımlanan kitabı “Ödlekler Cesurdur”daki (Ödlekler Cesurdur, William Saroyan, Aras Yayıncılık) hikayeleri okurken, Ermeni asıllı bir yazarın bir yapıtıyla karşı karşıya olduğumuzun ilk başta önemi yok. Bir yapıtı algılamaya çalışırken yazarın otobiyografisi ve hatta dünya görüşü birincil derecede ilgilenmemiz gereken konular değildir. Yazarın dünya görüşü yapıtta cisimleştiği kadarıyla ilgilendirir bizi. Engels’in sıkça örnek verdiği Balzac’ta olduğu gibi. Balzac ne kadar aristokrasiyi savunursa savunsun, yapıtları aristokrasinin ölmekte olduğunun habercisiydi. Saroyan’ın hikayelerindeki ana sorunsalı bulmaya çalıştığımızda da, onun etnik kimliğini eksen aldığımızda yanlış sonuçlara ulaşabiliriz. Saroyan’ın en ünlü kitabının adı “İnsanlık Komedisi” adını taşır. Saroyan bir insanlık durumunu anlattığını iddia eder bu başlığıyla. Onun yapıtının salt Ermenileri ilgilendirdiğini savunmak, onun yapıtlarını araştırırken vurguyu onun özyaşam öyküsüne yapmak, en azından yazarın çabasının anlaşılamamasıdır. “Aram Derler Adıma”nın Türkçe baskınının önsözünde Saroyan’ın 24 Nisan törenlerine gitmediği yazıyor. Onun törenlere gitmesinin de, gitmemesinin de yazdığı edebi yapıtları değerlendirirken bize vereceği bir şey yok. Saroyan’ın hikayelerinin arkasındaki evrensel temaları, insanlık durumlarını aradığımız zaman o yapıtları “anlama”ya ve “anlamlandırma”ya başlayabiliriz. “Ödlekler Cesurdur”daki hikayelerde anlatılan, kendilerini yaşadıkları yere ait hissedemeyenlerin dramıdır. Bunu hissetmenin yolunu, o topraklara ilk ölülerini defnetmelerinde arayan hikaye kahramanının traji-komik duyarlılığı göçe zorlanmış her bireyin acısıyla ortaktır. Konuşmayı sevmeyen hikaye kahramanlarının sessiz diyalogları da, dilini bilmediğimiz akrabalarımızın sessizlikleriyle benzeşir.

Bu benzerlikleri de aşan bir durumun peşindedir edebiyat yapıtı. Bizim gibi olmayanları anlamamızı sağlar. İletişim psikolojisinin revaçta deyimi “empati” yeteneğimizi geliştirir. Bir yandan da, kendimize baktığımızda içselleştirdiğimiz değer yargılarımızın dışında bir bakışı mümkün kılar. Toplum olarak da, birey olarak da “diyalog”a ihtiyaç duyuyorsak, bunun araçlarından birisi edebiyattır, çünkü “enternasyonal” bir şeydir edebiyat!

Saroyan’ın hikayelerini anlamaya ve anlamlandırmaya şu cümleden yola çıkarak başlayabileceğimizi düşünüyorum: “Bir yandan Fresno’daydık, bir yandan hiçbir yerde.” Ana toprağımızdan, dilimizden koptuğumuzda artık hiçbir yerdeyizdir. Bir yanımız savruk olmaya yazgılı gibidir. Yaşar gideriz, bir şeyler yaparız, ederiz, ama eksiğizdir sonuçta. Kimliğimizi oluşturan yanlarımızdan birisi budanmıştır. Bu eksikliğimizin ne kadar farkına da varsak, ilişkilerimizde bu eksikliğimizle birlikte var oluruz ve kendimizi daha doğal duyumsayacağımız yer, bu eksikliğin öneminin ortadan kalktığı yerdir. Bir benzerimizin yanında bile süren bu eksiklik duygusu, iki insan arasında daha doğrudan bir iletişimin başlayabildiği yerde uzaklaşır. Neşet Ertaş, o güzelim türküsünde, “Kalpten kalbe bir yol vardır bilinmez,” der ya, işte o yolu tuttuğumuzda… Saroyan, bunu şu sözcüklerle aktarır. Önce, “Neden, bir çoğumuz bir arada olduğumuz anlarda bile, bu kadar yalnızdık?” diye sorar, ama birkaç sözcükten fazla konuşmadan geçen bir günün ardından, yaşadıklarını, “Hayatımın en harika tecrübelerinden biri” olarak anar ve “nedenini sorma” der. Bunun nedenini pek açmaz, bunu araştırmaz, ama hikayenin bütünü okuyanda bir duygu yaratır. “Kalpten kalbe giden”, anlatmaya hiçbir dilin sözcüklerinin yetmeyeceği bir duygudur bu ve edebiyat yapıtı, anlatmadan anlatmıştır bu duyguyu. Büyü gibi bir şey, ama siz buna, “edebiyatın evrenselliği” diyebilirsiniz.



Bu kitabı listeme ekle


Ödlekler Cesurdur

William Saroyan, Aras Yayıncılık

1917 yılıydı, tam elli yıl önce, gene bu aydı belki, temmuz. Sen bağda yalnız kalıyordun. Karın ve iki oğlun Bitlis’teydiler, belki de yakınında ya da çok uzağında, birçoklarının kat ettiği ve üstünde öldüğü Bitlis’ten çöle uzanan uzun yolda, açlıktan ve susuzluktan ölmemiş, öldürülmemişlerse. Hayattalarsa bile, ne onlardan ne de onları gören birinden hiçbir haber alamamıştın. Belki de çocukların yaşıyor ama kim olduklarını bilmiyorlardı, hatırlayamayacak kadar küçüktüler. Belki bir yetimhaneye yerleştirilmiş ve onlara yeni isimler verilmişti….

Aile toplanıp Amerika’ya ilk önce New York’a, sonra Kaliforniya’ya gelince, ailevi delilik sürmüş ama şekli değişmiş. Tabi, bu da beklenebilir bir şeymiş, ne de olsa Amerika hepten başka çeşit bir ülke. Ailenin Amerika’da gömülü tek bir ferdi dahi yokmuş. Hepsi de yerin üstünde, Amerikan toprağına sağlam basarak hayatlarını sürdürüyorlarmış, kimi zaman karpuz satarak, kimi zaman bağda çalışarak.

Bir yandan Fresno’daydık, bir yandan hiçbir yerde. Ölüm içimizden birini yakalamadığı, biz de onu gömüp orada yattığını bilmediğimiz sürece nasıl herhangi bir yere ait olabilirdik ki?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: