İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mustafa Dağıstanlı: Şimdi barış zamanı -Radikal

Soykırım, sözde soykırım, kırım, katliam, tehcir, mukatele, intikam… Bunları tartışmayı parlamentolara, mahkemelere, tarihçilere, siyasetçilere, TV seyircilerine, seçmenlere ve köşe yazarlarına bırakıyorum. Herkesin pek zorlanmadan kabul edebileceği birkaç noktayı sıralamak istiyorum öncelikle; sonra da bir öneride bulunacagim:

1. Bu topraklarda büyük bir acı yaşanmıştır ve bu acı Türk-Ermeni ayrımı yapmaz, herkesi içine alır.

Dediğim gibi, suçluyu ve güçlüyü tartışacak değilim, ama bu büyük acı yokmuş gibi davranmak ya da yapılan tek gaddarlık da size karşı yapılmış gibi davranmak da ne oluyor? Bu tutum insanı yüceltmez, alçaltır. Bir yük altında yaşayıp çok hafif olduğunuzu düşünmek gibi bir şey. Vicdan önemli ve ilginç bir ‘organımız’dır. Unutursak veya yokmuş veya rahatmış gibi yaparsak bizi yalancı çıkarmayabilir, ama bir değer yaratmamızı, soylu bir duruşa sahip olmamızı, kendimizi ortaya koymamızı da engeller. Mutlaka engeller. Vicdan azabı kendini her zaman bir azap gibi ortaya koymayabilir. Ve vicdan azabı da tevarüs edilebilir. Devlette devamlılık olduğu gibi, vicdanda da devamlılık vardır; hele bir toplumsal vicdandan söz ediyorsak. Bence bu durumda söz edebiliriz, çünkü yasanmış olan acı ve vahşet çok yaygın. Devlette vicdan olmaz tabii, ama millet neden devlete benzesin ki! Hep duyduğumuz sözleri yine duyar gibiyim: “Onlar da bize yaptı.” Olabilir ya da olmayabilir. Bu yolla hiçbir yere varılamaz. Kıbrıs’la ilgili yakınlaşma çabalarında da aynı şeyi gördüm. Anlı şanlı gazetecilerimiz karşı tarafın anlı şanlı gazetecileriyle oturdular ve hık deyip devletlerinin burnundan düşmüş mikrofonlar gibi yerlerinde saydılar. Halbuki, karşı tarafla hesaplaşmanın yolu kendinle hesaplaşmaktan geçer. Bizimkiler onların, onlar da bizim günahlarımızı ortaya çıkarıp hesap sormaya çabalıyor. Halbuki, sen kendi tarafını sorgularsın, rezaleti, vahşeti, şunu bunu ortaya çıkarırsın. Ancak böylelikle karşı tarafı da bunu yapmaya zorlayabilirsin. Ayrıca, sen kendine acımayıp eleştirirsen kendini, başkasının seni eleştirmesi o kadar anlamlı da olamaz artık. Bu parantezi kapatıp şu kadarını söyleyeyim: Hiç kimse bir başkasını erdemli kılamaz, mükemmelleştiremez, hatta o yola sevk edemez; ancak kendisini erdemli kılabilir kişi. Başkasını ancak yola getirebiliriz, hizaya sokabiliriz, cezalandırabiliriz, severiz veya nefret ederiz; onun icabına bakabiliriz; ona adil, müşfik davranabiliriz…

Dost şarkılar zamanı

2. Bu acı o zaman da paylaşılmıştır, bugün de paylaşılıyor.

1915’te bütün Türkler ve Kürtler (ya da bütün Müslümanlar) Ermenileri kesmedi, katletmedi; bir kısmı da korudu, sakladı, evlat edindi, kaçırdı. Yani paylaşmanın ötesinde, acıya sahip çıktı. Bunların sayısı ne kadardır, bilmiyorum. Herhalde az değildir; demek ki, o zaman bu konuyu uzmanlarına bırakalım, ama unutsunlar diye değil, araştırsınlar, üzerinde dursunlar diye onlara bırakalım. Bugün de paylaşılıyor bu acı, yine bu acıyı paylaşanların sayısını bilmiyoruz. Bence bugün de az değildir. Ama bugün korku, acıyı paylaşma, paylaştığını gösterme korkusu belki 1915’tekinden daha fazla. Bakın 9 Şubat 2001 tarihli Agos gazetesine gelen bir okur mektubu ne anlatıyor:

“Adım gibi eminim ki bu ülkede yüz-binler dilleri ile değil belki ama gönülleri ile sizlerden özür diliyor /Neden dilleri ile değil dersen eğer/Korkuyu en iyi siz bilirsiniz/ Onlar Müslüman-Türk olabilirler ama sizin gibiler/Azınlıklar/Umarım bir gün beraber dost şarkılar söyleriz/Korkusuzca/Koca Sinan’in Süleymaniye’sinin gölgesinde.” Son 20 yıldır bireyleşme, birey olma laflarından geçilmiyor bizim memlekette. Hatta bu konuda eni konu mesafe alındığı kanısı veya sanısı yaygın, hâkim. Belki de öyledir. Peki ama nasıl oluyor da insanlarımız (bireylerimiz) hâlâ kendilerini ortaya koymaktan korkuyor? Bir acıyı paylaşıyor, ama bunu dile getiremiyorlar. Memleket içinde insan, cemaat, millet kendini ortaya koyamıyor, memleket de (isterseniz ülke, devlet, vs. deyin) dünya sahnesinde kendini ortaya koyamıyor.

Tesadüfe bak!

‘Öteki’ kayboldu 3. Ermeniler de bu toprakların en eski halklarından biridir ve bu Anadolu çocukları memleketlerini, Anadolu’yu sevmiştir, sevmektedir ve sevmelerinde fayda vardır.
En eski halklardan biri olduğunun tartışılır hiçbir tarafı yok. İtirazı olan? Yok, geçiyorum. Anadolu’yu seviyorlar mı? Evet. (Niye gittiler, kaçtılar o zaman demeyeceksiniz herhalde.) Azizleri bu topraklarda, kiliseleri buralarda; müzikleri, edebiyatları bu topraklarda doğmus; Fırat’a ağıt yakmışlar, Ağrı’yı kutsamışlar; bu toprakla yoğrulmuslar, bu toprağı yoğurmuşlar, sayısız eser vermişler, hünerleriyle bezemişler bu memleketi, mamur etmişler. (Sonra biz heder etmişiz çoğunu ya, neyse.) Bütün bunların öncesinde veya ötesinde sevdiklerini söylüyorlar. Hadi eski metinler neyse, yeniyetme Ermenilerin Anadolu’yu dolaşmalarındaki heyecanı, sevinci, hüznü, orada buldukları ama zaman ve vandalizm tarafından tırtıklanmış zenginliği görüyor, okuyor ve ben de heyecanlanıyorum. Onların sevgisi benim sevgimi artıran bir etki yapıyor. Kendi sevgime güven geliyor. Yani bence, sadece acıyı degil, sevgiyi ve sevinci de paylaşıyoruz. Yani, travmatik bir kesintiye uğramış olsa da beraber yaşama bilgisi saklı buralarda. Evet, hâlâ.

4. Ermenilerin (gayrimüslimlerin) memleketi boşaltması, kalanların kimliğinde de bir boşalmaya sebep olmuştur.
Kişiliğin ve kimliğin oluşmasında önemli olan ‘öteki’ kaybolmuştur çünkü. Din (müslüman) içine kapanmış, etni fanatikleşmiş, ‘öteki’ ile iliskiler katılaşmıştır. Aynı dünyayı paylaştığımız ‘öteki’ yabancı olmuş ve başka bir dünyaya, başka ülkelere mensup biri haline gelmiştir. Millet yaratacağız derken bir zenginliği yok etmişiz. Dimyat’a bulgura giderken, evdeki pirinçten olmuşuz. Evet, atasözünün tersi.

Fenalığın sınırı yok

5. Diaspora dünya çapında etkilidir ve zararlı bir etki yayma kabiliyetine sahiptir.

Diaspora dediğimiz dünyaya yayılmış Ermeni nüfus (Rusya’dakiler sayılmazsa) Anadoluludur. Sayıları yaklaşık üç milyondur. Bu insanlar, Türkiye’ye kızsalar da bu toprakları özlerler, çok az bir kısmı zaman zaman gelir köylerine, memleketlerine. Yekpare bir kitle değildir diaspora; onların da hem fanatikleri hem iyi tipleri vardır. Diaspora, Türkiye aleyhine önemli etkilerde bulunabilir (Ermeni tasarıları gibi). Bu zararlı etkiler buradaki Ermenileri de rahatsız edebilir. Velhasıl, fenalığın sınırı yoktur, biliyoruz.

Yazının başında dediğim gibi, bazı konuları tarihçiler tartışabilir. Bu yönde Ermeni ve Türk tarihçiler arasında diyalog çabaları var ve bu çabaların bazı meyveler vereceği şimdiden görünüyor. Devamı gelir inşallah. Türkiye, çeşitli platformlarda kendi tezini savunabilir, geliştirebilir, revize edebilir, Ermenileri ikna edebilir veya edemeyebilir. Ama önce tarihçiler konuşsun, sonra diplomatlar görüşsün, ondan sonra da biz yakınlaşalım, yaşayalım, vs. gibi bir kural yok ve olsa bi-le bizim durumumuza uymuyor. Aynı anda birçok şey yapılabilir ve yapılmalıdır. Yani 1915 meselesinde helalleşsek bile bir şeyler yapmamız gerekiyor. Gerekmiyor mu? Gerekiyor. (Ermeni vatandaşların yıllardan be- ri süregelen sorunlarını halletmek gereğinin de altını biz de çizelim bari; geçerken.) Üstelik, Türkiye haklı olduğunu düşünüyorsa adım atması daha da kolay.

Van’da bir Ermeni köyü

Bana gayet kolay görünen (aklım bir karış havada olsa gerek), bazılarına zor, hatta imkânsız görünecek olan, devletin ise kesinlikle yanaşmayacağı bir önerim var. Şu:

Ermenilerin yaşamış olduğu yerler yöreler belli. Örnek olsun diye Van’ı, ele alalım. Şimdi, diyorum ki, Van’da, şehir merkezinde olması gerekmez, bir yer tahsis edelim Ermenilere. Buraya bir ‘tesis’ kursunlar. Bu ‘tesis’in ne büyüklükte, ne karakterde olacağı Türkiye hükümetiyle yapacakları anlaşmayla belirlenebilir mesela. Bu ‘tesis’in mülkiyeti pekâlâ Ermeni vakıflarında olabilir. ‘Tesis’ için finansmanı Türkiye devletiyle diaspora ortaklaşa sağlar. İstedikleri zaman gelirler, istedikleri kadar kalırlar… Ve yine o bölgede mesela Van’ın bir köyünde bu sefer tesis kadar büyük değil belki ama bir köy evi yaparlar. Yine aynı finansmanla.
Şimdi, finansman, para deyince bazıları hemen bu noktaya sığınacaktır; “Hah! Şaşkına bak. Çok para var da bir de buraya vereceğiz” diye. Neden olmasın, ne var bunda? Buraya harcanacak paraya helal olsun bence. Ayrıca, eminim ki, siz böyle bir işe kalkışırsanız Avrupa Birliği fonlarından da, Birleşmiş Milletler’in örgütlerinden de para temin edilebilir kolaylıkla.

Diasporaya vatandaşlık

Hem size bir sey daha söyleyeyim mi? Türkiye turizmine ya da döviz girdisine önemli bir katkısı olur bu dediğim tesislerin yaygınlaşmasının. Sadece Ermenileri çekeceği için değil, başkaları da gelir. Vanlıların, veya köylülerin itiraz edeceğini hiç sanmıyorum. Gelenlerin zararlı faaliyetler yürüteceğini düşünüyorsanız, yürüten zaten yürütüyor da, bazı teminatlar alınabilir belki. Pek radikal görünebilir size ama bence bu projeyle beraber bir adım daha atılabilir, atılmalıdır: Diasporaya Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma hakkı tanınır ve davet çıkarılır. Çifte vatandaş birçok insan var ya. Onların bu memleketi sevmeye hakkı ve ihtiyacı var, bizim de onları ve kendimizi sevmeye ve kendimize saygı duymaya, bu saygıyı kazanmamıza ihtiyacımız var. Bir de, hem Müslümanların hem Ermenilerin kucaklaşmaya ihtiyacı var. Artık barışma zamanı. Vicdan da bunu emrediyor, akıl da. Ayrıca, ille de politika, diplomasi filan diyorsanız; böyle bir hamlenin Türkiye’ye inisiyatif kazandıracağını düşünüyorum. İlle de Ermenilerin tezini kabul etmeniz gerekmiyor üstelik “Naif ve nafile bir çaba” diyebilirsiniz. Hep devletlu, diplomatik, kati ve kibirli politikaların sahte gururu pesinde toz mu yutalım yani. Naif olmayan, sofistike çabalardan hangi sonuçları devşirdik ki!

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: