İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Radikal2’de bu pazar… A.İnsel ve Y.Türker’in yazıları

Çocuk travesti hakkını arıyor

YILDIRIM TÜRKER

Dünyalı bir yetişkin olma hevesiyle yola çıkmış, iki adım ilerleyemeden azar arsızı olmuş, giderek büyümeyi reddetmesinden bir kimlik serüveni yaratmaya çalışan bir toplum. Asırlardır halka ehliyetsiz çocuk muamelesi eden, bu arada denetimsiz bir çocuk zorbalığına yazılmış bir Otorite. Kısacası bu toprakların insanı olmak tepeden tırnağa ebedi bir çocukluk hali. Düşmanlarımız ‘enfantil’ der buna. Durumun sevilesi, gıdısı koklanıp mest olunası bir çocuklukla ilgisi yok yazık ki. Bu, eni konu ele gelir, hatta hafif azman, beter bir eğitim sonucu bilmişlik taslayan, sevimsizliğiyle insana kök söktüren bir çocuk. Bir dostumla on yıllar önce, giydirilmiş kuşatılmış, cilveli kadın ya da kerli ferli adam gibi davranan çocuklar için uydurduğumuz adla ‘çocuk travesti’. Hani bugün evlendirsen yarın tencereyi ateşe sürecek ya da televizyon karşısında geğire geğire birasını yudumlayacak. Tabii bu arada büyük taklidi abuk sabuk laflar edip aklı sıra etrafı yetişkin olduğuna inandıracak. Ana babalarının haklı gururu. Ama makyajı fazla kaçırdı mı, yani sıkça, şamarı yiyen. Türkiye’nin Batı’nın gözüne nasıl göründüğü, hayatımızın anahtar sorunlarından biri olageldi. Batı dünyası dışından gözlerin gördüğünü garanti altına aldığımızdan hiç kuşkumuz olmadığı için Azerbaycan, bizim küstüğümüze kükremeyince öfkeyle tepiniyoruz. Zor durumunda bir fincan un verdiği komşusunu ilk fırsatta nankör ilan eden fırsatçılar gibi. Pakistan desen, sizi bilmem, benim çocukluğumdan beri zaten yarı Türk. Ruh gibi dostumuz. Oysa Batı’ya bir türlü yaranamadık gitti. Biz de Batılıyız halbuki. Başörtümüzü de çıkarttık işte. Halimiz tavrımız, eğitim ve yargı sistemimiz Batılı gibi. Buna travestilik diyen hainleri susturmak için elimizden geleni ardımıza koymadığımız da herkesin malumu.

Ermeni soykırımı sorunu da Kürt sorunu gibi; bugünden yarına dile getirilmeyecek bütün karanlık tabu konular gibi başımıza patladı. Türkiye Cumhuriyeti Batı’nın gözünde ömrünü Osmanlı’nın bir günahını örtbas etmeye adamış izlenimi uyandırıyor. Arşivlerini bilimadamlarının, tarihçilerin incelemesine açmayı reddediyor. Bu dönemin, sadece kendi yorumuyla tarihe geçmesi için hırçın çocuklar gibi tepiniyor. Kanıtlarını ortaya dökmüyor. Tam tersine kanıt olabilecek belgeleri saklıyor. Sadece, sözüm delikanlı sözü, bana inanmayan kancıktır, diye ünlüyor. Efelenmeyi diplomasi, inadı haklılığının kanıtı sayıyor. Oysa yetişkinler dünyasında ilişkiler böyle kurulamıyor. O dünyada kimse muhabbet kartıyla birbirinin kapısını açamıyor. ‘Ben seni severdim, sen neden beni eleştiriyorsun’ diyemiyor. Çiller ve Fatih Altaylı gibi bol makyajlı vatan evlatlarımız Türkiyeli Ermenileri tehdit edip tavır almaya zorluyor. Ayrımcılığın dik alasını sergileyip Batı’nın kuşkularını haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Yarın öbür gün Türkiyeli kadınları, Türkiyeli çocukları, Türkiyeli Alevileri, Türkiyeli üniversitelileri, Türkiyeli marangozları, Türkiyeli yeşil gözlüleri, Türkiyeli Amasyalıları da kendi vatanperverlikleri adına tehdit-şantajla savaşa itebilirler. Yapmadıkları şey değil. Tehditle, şantajla, işkence altında alınmamış ifadeler geçerli değil. Özgür tanıklık yasak. Yen içinde kalan kol hanidir çürüdü, kokuyor. Kokusu dünyayı tutuyor.
Ermenilerin bir insanlık suçuyla karşı karşıya kaldıkları dahi kabul edilmediğinden soykırım iddialarına karşı doğru dürüst bir sav da geliştirilemiyor. Türk devleti kendi vatandaşının burnunu nasıl sürtüyorsa Batı’nınkini de sürtebileceğine inanıyor. Oysa herkes kendi çöplüğünün babası.

Fransa’nın ‘Ermeni Soykırımı’nı tanıyan yasayı kabulünün akabinde Dışişlerimizden bir yetkili hazırlanan sert yaptırımlar içeren dosyayı şöyle özetlemiş: ‘Fransa oyulacak’. Bu coşkulu ve düzeyli açıklama ilk elde kahraman taksicilerimizi harekete geçirdi. İstanbul taksicileri Fransız müşteri taşımama kararı aldı. Uygulanması hayli güç görünen bu karar Fransa’nın haddini bildirmeye yönelik yaptırımların adeta bir özeti. Fransızcayı ayırt edecek, Fransız aksanıyla Türkçe ya da İngilizce konuşacak müşteriyi gözünden anlayıp taksisinden atacak şoför kardeşlerimiz öncülüğünde girmiş olduğumuz bu şanlı direniş diğer alanlara da yayılmış durumda. İtalya’ya uygulamış olduğumuz olağanüstü caydırıcılıkta yaptırımlardan sonra bu konuda epeyi deneyim sahibi sayılırız. İthal sebzelerin üstünde tepinen aç insanların görüntüsü belleklerinden silinmemiştir nasılsa. E-mail zincirleri kullanmamamız gereken ürünleri saya saya bitiremiyor. TRT, Fransız filmlerini yayınlamayı durdurdu bile. Öfkeden gözü dönmüş öğretim görevlisi bir grup nümayişleriyle şenlendirdi atmosferimizi. Bu bilimadamları Fransızca eğitimin durdurulmasını da talep ettiler. Türkiye basımlı atlaslardan Fransa’nın çıkarılması da yakındır. Uzatılmış ilköğrenim kurbanı çocuklarımız tarih derslerinden büyük Türk’ün kimi uygarlıkları nasıl ‘haritadan sildiği’ne alışık zaten. La Fontaine’in masalları yerine Kutadgu Bilig’le büyüyen çocukların okul kitaplarından Hugo, Montaigne, Moliere, Voltaire, Rousseau’nun adları da silinirse pek yerinde olur. Nasılsa unutuyorlar gidiyor. Biz bu Fransa’yı oyar mıyız? Oyarız.

Amerikalıların Kızılderililere; Fransızların da Cezayirlilere etmiş olduğu zulmü yüzlerine çarpalım mantığında da aynı sevimsiz çocuk savunması var. ‘Ama sen de yaptın, bana ne?’ diye hıçkıran o edepsizin yanıldığı birçok konudan biri de malum, Amerikalıların da Fransızların da bu konuda yaralarından gocunmadıkları, aksine çeşitli fırsatlarda kendilerine ilendikleri. Kızılderili ve Cezayirli katliamları üstüne kütüphaneler dolusu belgeye her isteyen ulaşabilir. Bu konuda inceleme yapma talebinde bulunsanız size arşivlerini açıp üstüne üstlük bir de burs verecek olanlar da Amerikalılar ve Fransızlardır. Kaldı ki Ermeni trajedisini toptan inkar ederken ona buna kendi geçmişin hatırlatmak bu trajediyi üstlenmek, suçunu ikrar etmek olmuyor mu? Diplomasi fukarası, siyaset özürlüsü olunca, koskoca bir geçmişin, bir kültürün mümessili olan devlet de kendi portresini huysuz bir tüketici olarak çizmekten sakınmıyor. Ürettiklerin için ambargo uygulayamazsan tükettiklerinle baskı oluşturursun. Devletimiz, ben de senin malını almam, diyor. Senin asıl dininin ticaret olduğunu biliyorum; beni baskıcılıkla suçlarken bir yandan da silahlarını sattığını fark etmedim mi, diyor. İyi yapıyor. 7 milyar dolarlık tanklar, 204 milyon dolarlık casus uydusunda mı oturtacaktık zaten depremzedeleri. İngiltere, Amerika ve Almanya’ya da yakında küser tanksız topsuz kalırsak belki dünyalı olma yolunda gerçek adımlar atmaya başlayabiliriz.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: