İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Köşe yazarlarından seçmeler… 24 Ocak

Gündüz Aktan: Basına Ayna – Radikal

Büyük çoğunluğumuz, Fransız meclisinin Ermeni soykırımı yasasını
kabul etmesine kızdı ve üzüldü. Tepkilerimiz yazılarımıza yansıdı.
Fransa’yı kınadık. Karşılık verilmesi konusunda birleştik. Bugüne
kadarki tavrımızın etkisiz olduğunu; yeni bir yaklaşım veya strateji
saptanması gerektiğini ileri sürdük.

Derken, yazının yarısına gelmişken, oraya kadar söylediklerimizi
dengelemek ihtiyacı birden baskın çıktı. Sanki Türkiye’yi savunmak için
bir yazının tümünü ayıramıyorduk. Haftada beş yazı da yazsak, sanki bu
konuda tüm lehte söylenecekler bir yazının yarısını geçmemeliydi.

Artık yerleşmiş bir yaklaşımla, ‘soğukkanlı davranmak’, ‘makul olmak’,
‘aşırıya gitmemek’ yönünde yoğun tavsiyelerde bulunmaya başladık. Bizi
okuyanlar da sanki Türk dış politikasını yapanların, özellikle de Dışişleri
Bakanlığı’nın, bıraksanız, olmadık tepkiler gösterme, maceradan maceraya
atılma eğiliminde olduğunu sanır. Biz değil miyiz, dış politikanın aşırı
ihtiyatlı, gereğinden az tepkili, duyarsız, hatta zaman zaman onursuz olacak
kadar pasif olduğunu, sık sık iddia eden. Haksızlığa uğradığımızda,
hesaplı bir tepki vermek için kafa patlatanların bu aşırı temkin öğütlerinden
olumsuz etkilenebileceklerini düşünmüyoruz. Basının bu tutumu karşısında,
haksızlık yapanların da ‘Türkler belli bir çizginin ötesine gidemez’
sonucuna varabilecekleri ve hesaplarını bu değerlendirme üzerine
kurabilecekleri aklımıza gelmiyor.

Bu bağlamda, ‘kendimize zarar vermeden tepki göstermek’ tezi sürekli
vurgulanıyor. Bu teorik olarak parlak fikrin uygulanması mümkün mü? Nasıl
ki karşı taraf belli bir zararı göze alarak size zarar veriyorsa, sizin de
aynı şekilde hareket etmeniz gerekmez mi? Önemli olan tepkimizin bize daha az
zararlı olması, hiç zarar vermemesi değil.

Kendimizi zayıf karşı tarafı güçlü sayarsak veya vereceğimiz zararın
bize yarar sağlamayacağına inanırsak, hiçbir şey yapamayız. Ne kadar güçlü
olursa olsun, karşıdakinin canını yakacak dünya kadar imkân var. Dış
politikada ‘onur’ gibi soyut kavramların, kendimize somut zarar yaratacak
tepkilere değmeyeceği düşünülebilir. Onur ya da itibar kaybı -ki bir
nedeni de bize zarar verene zarar vermekteki aczdir açıkça görülmemesine rağmen,
zamanla büyük maddi zararlara yol açabilir.

Bir kısım köşe yazarı da Fransız yasasının bizi etkilemeyeceğini,
tazminat ya da toprak taleplerine yol açmayacağını, zaten bizi değil İttihat
Terakki yönetimini ve Osmanlı’yı ilgilendirdiğini ileri sürerek, olayı küçümsüyorlar.
Fransız basınına bir göz atılsa, Ermeni soykırımından sadece Türkiye ve
Türklerin sorumlu tutulduğu, Osmanlı’nın unutulduğu hemen görülecektir.
Bir milleti yaptığına inanmadığı bu ‘suçların suçu’, bu en büyük
melanetle itham etmek önemsizse, ne önemlidir acaba?

Nihayet hemen tüm köşe yazarları, başımıza gelenlerden kendi
ihmalimizi sorumlu görüyorlar. Arşivleri açmamamız bunların başında
geliyor. Vaktinde açılsaydı kuşkusuz iyi olurdu, ama sonucu ne kadar değiştirirdi?
Büyük paraların döndüğü bu alanda tüm ‘tarihçiler’ sadece işlerine
gelen arşivleri ve belgeleri kullanıyorlar. Aklını bu konuya bozmuş
Ermeniler gibi bizim kitap ve araştırma yapmamız veya yaptırmamız zaten
beklenemez. Ama, çok az sayıda akademisyeni bir yana bırakırsak, bu kadar
kitap yazan köşe yazarımızdan kaçı bu konuya ilgi duydu. Yoksa bir basın
kıdemlisinin dediği gibi, muhabirlik dışı gazetecilik ‘uzmanın bilgisini
alıp halkın anlayacağı dile çevirmek’ten mi ibaret?

Sami Kohen: Ne yapma(ma)lı?.. – Milliyet

Fransız Meclisi’nin kararından hemen sonra duyulan haklı kızgınlık, ne
yazık ki, bazı yanlış hareketlere yol açtı. Bunların çoğu, caydırıcı
olmak şöyle dursun, aksine Fransız halkını da karşımıza alacak veya
ilgisiz bırakacak cinsten. Örneğin bayrak yakma, slogan atma, siyah çelenk
koyma gibi eylemler, işin kolayına gidildiğini gösteren ve etkisi pek
olmayan bir tepki şeklidir…

Birçok üniversitemiz ve okulumuz, Fransız diline ve kültürüne karşı
adeta savaş ilan etme yolunu seçmiştir. Bunun esas hedef ile hiçbir ilgisi
yok. Fransızcanın men edilmesi Fransa’yı değil, Türkiye’yi zarara sokar.
Bazı öğretim ve bilim kuruluşlarımızın Fransız meslektaşları ile işbirliği
bağlarını koparması da açıkçası, bizim için bir kayıp olur. Kaldı ki
bugün Fransa ile takıştık diye Fransızcayı yasaklarsak, yarın ABD veya İngiltere’ye
kızarsak İngilizceyi de mi men edeceğiz?

Gene aynı "popüler tepki" dizisinden, örneğin taksilerin Fransızları
bindirmeme kararı tam bir saçmalıktır. Fransa’dan turist cezbetmek için yılların
çabası, bu gibi "simgesel jestler"e kurban gidebilir. Yüz binlerce
Fransız turistin karşı tepki göstermesi halinde, Türkiye’de tatil köylerinin,
otellerin, esnafın ne kadar zarar göreceği hiç düşünülmüyor mu?

Fransız ekonomisini etkileyebilecek bazı önlemler alınması yerindedir.
Ama bu da herhalde Fransız elmalarına veya şarabına boykot ilan etmekle
olacak şey değil. Evet, devlet sektörünün (öncelikle savunma alanında)
ihalelerinden Fransız firmalarını dışlamak, Paris’te yankı bulabilir.
Bunların seçimini de Türkiye’nin zarar görmeyeceği tarzda yapmak lazım.

GELELİM "neler yapılabileceği" hususuna.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, "selektif" bir boykot yararlı sonuç
verebilir.

İstişare için Ankara’ya çağrılan Paris büyükelçimiz geri gönderilmeyebilir,
hatta diplomatik ilişkiler bir süre maslahatgüzar düzeyinde yürütülebilir.

Fransa ile ikili ve çok yanlı temaslar, görüşmeler kesilebilir.

Her şeyi devletten beklememeli. Sivil toplumun oynayacağı roller var. Örneğin
Fransız firmalarının Türkiye’deki temsilcileri, mesleki kuruluşlar,
dernekler, kulüpler ses verebilir.

Asıl önemlisi, Fransa’daki ve diğer Avrupa ülkelerindeki Türklerin bilinçli
ve akılcı bir kampanya açmasıdır. "Türk diasporası" neden bu
kadar hareketsiz? Bir diplomatımızın dediği gibi "Fransız Meclisi
karar aldığında, balkonlar Ermenilerle hıncahınç dolu idi. Türkler nerede
idi?"

Nihayet Türkiye Ermeni sorununda daha uzun vadeli ve akılcı yeni
stratejiler belirlemek durumundadır. Bu arada dünya tarihçilerini bir araya
getirmek, arşivleri tam açmak gibi girişimleri başlatmanın tam zamanıdır…
Yoksa günlük olaylar karşısında gösterilecek gelişigüzel tepkilerle bir
sonuç alınamaz…

Yalım Eralp: Türkiye seyirci midir? – Milliyet

Sözde soykırım konusunda Ermeniler 1920 yılından beri faal. O tarihten
sonra ve de bilhassa son 10 – 15 yıl içinde bizdeki ataleti görmemek imkansız.
Ermeni iddialarını cerh edecek yabancı dilde ilmi araştırma ve tez yazılmıyor.
Kendi araştırmacılarımızın Türkçe çalışmalarını biz yazıp biz
okuyoruz. Kendi kendimize avunup gidiyoruz. En yüksek ağızlardan "tarihi
tarihçilere bırakalım" diyoruz.

Arşivlerimizin düzgün ve araştırmacıların çalışmalarına sunulacak
halde olup olmadığını bilmiyoruz. Devletin iddialarının aksine, Türk
tezini benimsemiş olan yabancı araştırmacılar dahi arşivlerin açık olmadığından
şikayetçi. Demek bir sıkıntı var. Ve de büyük olduğunu iddia eden devlet
bu meselenin dahi üstesinden gelemiyorsa yabancıların şüphe duyması normal
değil mi?

Yabancı bir parlamentoda kararın ele alınması öncesi derhal 4 – 5
milletvekilini o ülkeye yollamanın bir yararı olamayacağını da idrak
edemiyoruz. Daha da vahimi tehditlerimiz karşı tarafı kışkırtacak nitelik
taşıyor. Bakın neler diyoruz:

– Size ihale vermeyiz,

– Kararı kabul ederseniz, Irak’ı bombalattırmayız vs.

Bunları duyan yabancı dehşete kapılıyor ve bunlar herhalde suçlu, suçluluğun
telaşı içinde demez mi? Türkiye’ye sempati duyan bazı yabancılar böyle
tehditler ters teper diye bizi uyarıyor. Hele Fransızcayı yasaklamak gibi bazı
çevrelerin densizlikleri başkalarına bunlar ne biçim insanlar dedirtmez mi?
Bütün bu Ermeni iddialarının karşısında dramatik bir çıkış yapıp
"işte arşivler, gelin tartışalım" diyemiyoruz. Ermenistan’la ilişki
kurmak konusunda zaten yetki devri yapmışız ve buna Aliyev’in karar vermesini
kabul etmişiz. Halbuki Azeri kardeşlerimiz bile Ermenistan’la temas içinde.
Oraya buraya gezi mahiyetinde kültür faaliyetleri için sarf edilen paranın
bir kısmını Ermeni iddiaları konusundaki seminer ve panellere ayırmak
kimsenin aklına gelmedi mi? Küba’ya dostluk heyeti olarak parlamenter göndermek
söz konusu olunca ilgi çok büyük! Sonra Ermeni iddiaları kararları alınınca
bağırmak milliyetçilik mi oluyor!

Emin Çölaşan: Bizim Ermenilerimiz – Hürriyet

TÜRKİYE’de -büyük çoğunluğu İstanbul’da olmak üzere- kaç Ermeni
kökenli vatandaşımızın yaşadığını bilmiyorum. Sayıları epeyce
azaldı. Acaba 50 bin kişi var mıdır? Daha mı çoktur, daha mı azdır?

Ama bir şeyi iyi biliyorum. Bizim Ermeni vatandaşlarımız bu
topraklar üzerinde özgürce yaşayan insanlar. Dinlerine, kültürlerine
herhangi bir müdahale yok. Toplumdan da yok, devletten de.

Patrikleri var, kiliseleri var, okulları, hastaneleri, vakıfları,
gazeteleri, bizim gazetelerimizde köşe yazarları var.

İbadetlerini yapıyorlar, kendi okullarına gidiyorlar. Üzerlerinde baskı
uygulanmıyor.

Ermeni vatandaşlarımızın çoğu varlıklı insanlar. İstanbul’un
büyük işadamları, esnaf ve sanatkárları. İstanbul’un en seçkin kulüpleri,
lokalleri ve yaz aylarında Kınalıada köşkleri onlarla dolu.

Ben beklerdim ki, bizim Ermeni kökenli yurttaşlarımız şu son
olaylarda bir ‘‘ses’’ versinler, dünyaya karşı Türkiye’yi
savunsunlar.

Sadece Patrik Mutafyan birkaç açıklama yaptı, biraz zorlamalı
bile olsa birkaç söz söyledi. Ama yetmedi.

Bizim Ermeni vatandaşlarımız bu ülkede eşit insanlar. Hepimiz
gibi bu vatanın ekmeğini yiyen, kazançları genelde bol kimseler.

Avrupa’ya bir ses veremezler miydi? Türkiye’den yana tavır koyamazlar mıydı?

Niçin suskun kaldılar?

Örneğin, ilgili Fransız kuruluşlarını mektup, faks, e-mail bombardımanına
tutamazlar mıydı?

Türk basınında tepki vermeleri, birlikte bir yürüyüş yapmaları mümkün
olmaz mıydı? Neden bu sessizlik?

Kusura bakmasınlar ama bu açıdan onları eleştirmek zorundayız.

Ege Cansen: Fransa’yı boykot – Hürriyet

1915 yılında, Birinci Dünya Harbi’nin hemen ilk yıllarında,
askeri mülahazalarla, başlangıçta sadece Doğu Anadolu’da, sonra İstanbul
hariç hemen hemen Anadolu’nun her yerinde gerçekleştirilen ‘‘Ermeni
tehciri’’
(Ermeni vatandaşları hicrete, yani göçe zorlama) olayını
biz bir ‘‘soykırım’’ olarak kabul etmiyoruz. Her taşın altından
çıkan ve Ortadoğu’yu parmağında oynatan ‘‘büyük devlet’’
İngiltere de, olaylar henüz çok sıcak, tanıklar hayatta ve deliller ortada
iken ‘‘tehcir’’in bir ‘‘soykırım’’ olmadığını
söylemiştir. Ermeni tehcirinin, sadece Ermeniler değil, tüm Osmanlı toplumu
için çok büyük facia olduğu da inkár kabul etmez bir gerçektir. O
tarihlerde Diyarbakır ve Konya’da sıhhiye reisliği yapan dedem Dr. Ahmet
Besim’
in eşi nenem öldüğü zaman ben üniversite öğrencisiydim.
Nenemden ve 1900’lü babamdan çok tehcir hikáyesi dinlemişimdir.

Osmanlı Devleti, durup dururken Ermenileri hicrete zorlamamıştır. Ortada
bir Ermeni isyanı vardır. Hatta Ermenilerin istilacı Ruslarla birlikte
hareket edip Türklere yaptıkları hunharlıklar vardır. Hatta tehcir edilmemiş
olsalar, yapmış olabilecekleri katliamlar da vardır. Bu iddialar doğrudur.
Ama bunlar, Ermenilerin bu tehcir dolayısıyla çok ıstırap çektikleri ve önemli
nüfus kayıplarına uğradıkları gerçeğini değiştirmez.

Fransa’nın ‘‘Ermeni tehciri’’ni, olaydan 85 yıl sonra ‘‘soykırım’’
olarak bir kanunla tescil etmesinin hikmetine gelince; bir defa böyle bir
kanunu kabul etmelerini, ülkedeki Ermeni oylarını almak için yapılmış bir
politik manevra olarak kabul etmek mümkün değil. Çünkü, her parti bu tasarıya
kerhen de olsa destek verdi. Bana göre bu kanun, son zamanlarda Avrupa’da,
hatta dünyada çok moda olan ‘‘etnik azınlıkların korunması’’
rüzgárının bir ürünüdür. Bu akım, baba Bush’un ‘‘Yeni Dünya
Düzeni’’
deklarasyonuyla da kuvvet kazanmıştır. Bu sebeple Hıristiyan
Batı, Yugoslavya’yı, yani Hıristiyan Sırpları, Müslüman Arnavutları
korumak maksadıyla, acımasız bir şekilde bombalamıştır.

Şimdi de gelelim, bu kanun yüzünden Fransa’yı iktisadi ve siyasi olarak
boykot etme fikrine. Bu tepkiden amaç, Fransa’ya geri adım attırmaktır. İşe
yarayabilir. Fransa geri adım atmazsa, bu boykotu uzun süre devam ettiremeyiz.
Çünkü, Ermeni meselesinin tanınmasında Batı’da bir konsensüs oluşmaktadır.
‘‘Fransa önce Cezayir’de yaptıklarının hesabını versin, sonra bize
Ermeni meselesi için hesap sorsun’’
ifadesine gelince, bu ‘‘tarihi
suçlarımızı trampa edelim, birbirimizin ayıbını görmeyelim’’

teklifi yapmak anlamına gelir. Eğer Fransa’nın Cezayir’de soykırım yaptığına
inanıyorsak, Ermeni meselesinde, ne tavır takınırlarsa takınsınlar Fransızları
kınamamız, hatta gerekiyorsa benzeri bir kanunu kabul etmemiz gerekir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: